Odtü'de ekonomi dersinde (felsefe dersi olduğu yolunda da rivayet mevcuttur) hoca sınavda risk nedir? diye sorar... Öğrenci, boş kağıt verir ve kağıdın altına sadece "this is risk" notunu düşer. Rivayet bu ya vatandaş sınavdan tam puan alır...
Fikir Atölyesi'nde hayata (özellikle iş hayatına) dair güzel tespitlerin yer aldığı başarılı bir çalışma var.
Tunç Kılınç'ın, içinden risk geçen, gerçek yaşam deneyimini, teknik olarakta iyi işleyen bir blogda anlatması, bu yazımın başlığına bir neden oluşturdu...
Aşağıdaki alıntı sonrasındaki
Selim Tuncer günlüğündeki,
blogların (blogger-ların) geleceği tartışması ise, blogun gündelik hayattaki yeri, yerli blogosferde neler yaşadığı ve benimde bu günlükteki duruşuma olumlu yönde katkı sağlayacak malzemeler barındırması açısından kayıtlarıma girdi...
Önce Tunç Kılınç'tan alıntı;
"
.....Bu kurumsal şirketlerin çoğunda olan bir “performans değerlendirme” sistemi var. Bağlı olduğunuz yöneticinin bir form eşliğinde sizinle bire bir yaptığı görüşmeler… Genelde senede bir yapılan, not pazarlığı şeklinde geçen, gelişime açık alanların atlandığı, atlanmasa bile “şu yönlerini geliştir” demenin ötesine geçmeyen konuşmalar bunlar…
.....
Uzun yıllar bu konularda karar veren, şimdi de dışardan bu “karar vericilere” destek olan bir iş yapan bir adam olarak diyorum ki size: bu iş kocaman bir balon! İstisnalar var, ancak genelde balon.
Peki, nasıl karar veriliyor? İşte kolay kolay itiraf edilmeyecek acımasız gerçekler burada başlıyor.
Tespitlerim şunlar:
> Senin düşünce şeklini yakından tanıması gereken (ve doğal olarak seni önerecek kişi olan) ilk yöneticin, seni yeteri kadar tanımayacak. Tanıdığını sanacak ama nafile. Onun öncelikleri hep senin işe kaçta gelip kaçta çıktığın, dış görünümün, raporları ne kadar zamanında verdiğin olacak.
> Yöneticilerin çoğu için “iş hayatı” ve “özel hayat” ayrımı vardır. İki ayrı kişiliği yaşarlar! [Richard Branson gibi, "işi iş, oyunu da oyun olarak görmüyorum; her şey hayatın ta kendisi" diyebilen bir yöneticiniz varsa da aman değerini bilin.]
> Kişiler arası iletişimine aşırı dikkat edecek. Ne demek istediğinden çok, “nasıl” dediğine odaklanacak.
> Seni ne kadar kendine rakip gördüğüne bakacak. Onun koltuğunu riske atıyor musun?
> Departmana, şirkete, müşterilere ve hatta sektöre kazandırmaya çalıştığın katma değer “zaten işinin parçası olarak” algılanacak ve takdir görmeyecek. Sen de bir müddet sonra, sadece senden beklenilen işi yapmanın yettiğini görüp, kendi potansiyelini unutmaya başlayacaksın.
> Eleştirmenin ne kadar tehlikeli olduğunu çok kısa bir süre içinde anlayacak ve hataları kanıksamaya başlayacaksın. Hatta kendi hatalarını bile!
> Üst yöneticilerin aldıkları kararları sadece “uygulaman” gerektiğini öğreneceksin. “Neden” sorusunu sık sorarsan yöneticinin işini zorlaştırıyorsun! Bu onların kendi “iş yeterliliğinin” de sorgulanması sanılacak ki bu da seni “potansiyel bir risk” haline getirecek. Yaratıcılıktan çok senden beklenilenin “denge” olduğunu öğrenmek uzun sürmeyecek.
> Şirkette kimlerle arkadaş olduğuna bakılacak. Sonra da iş dışı arkadaşlarına… Kendi elinle Facebook‘a eklediğin yöneticin, daha sonra sık sık senin profiline, duvarına, resimlerine, üye olduğun gruplara bakacak. Bizim şirketin kurumsal kültürüne uygun hareket ediyor musun dışarıda? [Çoğu şirkette çalışanlara "yasak" olsa da Facebook, yöneticilere değil! Bu da ayrı bir komedi. "Msn Yasak. İnternet Yasak. Bak Sevgili Patronum!" yazısına dilerseniz bir ara göz atın.]
.................
Sen bütün bu tespitleri ve fazlasını zaman içinde deneyimleyerek öğrenmiş ve kurumsal hayatın bir tiyatro sahnesi olduğunu kabullenmişsin (zaten kabullenmezsen ömrün çok kısa). Kısaca oyunu kuralına göre oynuyorsun.
......
Peki, tüm bunlardan ne çıkıyor:
> Kurumsal şirketlerde çalışmayı bir okul gibi görmek gerek. Çok iyi bir “deneyim.” Çünkü burada yazılanlar gibi şeyleri okumakla anlaşılmıyor hemen. Yaşamak gerek.
> İş yapış şekilleri, prosedürler, şirket kültürü, kişiler arası iletişim, sunum yapma, ast-üst ilişkisini yönetme, yöneticiler arası rekabeti gözlemleme, baskı altındaki insanların tutumları, çatışmalar, dış dünya ilişkileri, koltuk, oda sevdası… Anlatmakla bitmez. “Deneyimden” kastım bunlar.
> Ancak çalışma süresini iyi ayarlamak gerek (bende çok uzun sürdü örneğin bu: 16 yıl. Şaka gibi! :) Bir saatten sonra deneyim eğrisi gerçekten aşağı doğru kayıyor ve olay patinaja dönüyor. Kaybedilen ise hayatın kendisi. Farkında olmadan hem de.
> Şirkette hep başka departman veya bölümlere yatay geçiş zorlanmalı. Ne kadar çok farklı iş ve farklı kişilerle çalışılırsa bu deneyim o kadar zenginleşiyor.
> Bu dönemdeki kazanılacak en büyük değer ise oluşturulacak sosyal ilişkiler. İçeride ve dışarıda. Doğru insanlarla kurulan dostluklar, keyif verme dışında ileride olası işbirlikleri için de müthiş bir artı kazandırıyor. Dışa dönük kişiler, hele bir de empati becerileri yüksekse, bir adım önde oluyorlar hep.
> Sizi hayata bağlacak “tutkuyu” aramak için iyi bir dönem bu. Nasıl olsa çoğumuz bu tutkuyu henüz keşfedemeden bir bölümleri okuyor ve bir yerlerde işe başlıyoruz. Tıpkı Paul Potts gibi.
Fikir Atölyesi’nde “Aç Kal Budala Kal” yazısıyla kaleme aldığımız, başarı ve tükenişi uç noktalarda yaşamış olan Steve Jobs’ın şu sözlerini hatırladım tekrar:
“Gerekirse dünyanın sana sunduklarından vazgeç, hatta okula bile gitmeyebilirsin ancak asla maceracı ruhundan taviz verme. Yüreğinin ve sezgilerinin sesini dinle; onlar seni yanıltmaz. Neyi sevdiğini bul. Aşık olacağın, büyük bir tutkuyla inanacağın işin sana zaten istediğin başarıları getirecek.”
.....
Burada ufak bir not eklemeliyim:
İçinde olduğumuz ekonomik krizde bırakın standart performans gösterenleri, gerçekten başarılı bulunanlar bile işten çıkartılıyor. Ve bu dönemde yeni bir iş bulmak gerçekten çok zor. Şu an evde oturan ve iş arayan müthiş insanlar var. O yüzden yapılacak her değişikliğin “zamanlamasını” iyi ayarlamak gerek.
....
En büyük risk, tabii ki risk almamak. Yoksa harcanacak en kötü şey, hayatın ta kendisi olur ki, sanırım alınabilecek bundan daha büyük de bir risk yok.
"
Bu doğru tespitlere, yaptığı işi önemseyen, üretme kaygısı içinde olan ve faydalı olmayı amaç edinenlerin çokta endişelenmemeleri düşüncesi ile yaklaşmaları gerektiği notunu eklemek istiyorum.
Üzerinde çokça konuşulabilecek bu mevzuya,
Selim Abi'nin gün gelecek "blogger" kalmayacak öngörüsü ile bir parantez açıp, sonrasında da iki konuyu bir nokta ile nihayete erdirmek hedefi ile devam edelim (iki müstakil konu olarak ele alınacak çapta da olsalar şu an itibarı ile bununla kifayet edile :)) ;
Sadece bloggerların değil, blogların bile 2020'lere yaklaşıldığında yok olacağına dair görüşler, konunun ABD de bu işe ciddi kafa yoranları tarafından, son bir-iki senedir dillendirilmeye başladı zaten.. Kendi uzmanlığım olan teknoloji perspektifinden ve 2004'ten bu yana
O'Reilly,
McAfee gibi konunun liderlerini de yakından takip etmenin verdiği birikimle, değişimin şimdiden başladığını söyleyebilirim. Bloglar, mikro blog platformlarına yakınsamaya başladılar. Ülkemizde bile Twitter üzerinde pazarlama eksenli faaliyetler yapılır hale gelmeye başladı. Dolayısıyla bu ürünler, gelişen yeni nesil donanım bileşenleri ile (yeni nesil PDA'lar, iPhone türevi akıllı telefonlar ve ötesindeki konsept ürünlerle) birlikte başka, yeni ve kolay kullanılır araç setlerine dönüşerek, kendi jargon ve standartlarını oluşturacaklar.
Benim bu tartışmadan kendime çıkardığım ise farklı birşey... İşin içinde pazarlama kaygısı varsa, ödül varsa, teknoloji amaç olmaktan çok araç olmaya başlar. Bu adreste yorumları kapalı tutmamın -kendimce- nedenlerinden biri de buydu. Burdaki asıl amaç, bu adresin sadece Pıtır bir gün dönüp babamda nelerle uğraşmış, neler yapmış dediğinde bulabileceği izler bırakabilmek.. Bu detayı bir kere daha
hatırlamama yardımcı olan Selim Abi ve yazısına yorumlarıyla katkıda bulunanlara teşekkür ederek, noktaya varıyorum.