31 Mayıs 2009 Pazar

global future

Stanford Üniversitesi'nin çok faydalı paylaşımı Girişimci Köşesi'nde John Doerr'i izlemenizi tavsiye ederim. Doerr 70'li yılların başında İntel'de zamanın meşhur 8080 işlemcilerini keşfeden kişi.. Videoyu izlerken kısa biyografisi üzerinde de farenizi dolaştırmanız tavsiye olunur:

The Global Future @ Stanford.edu

"When asked what the future of technology and venture capital will look like, Doerr frames it as career advice for his daughters: learn Mandarin and earn a degree in a biotechnology related field."


Bir başka güzel videoda entrepreneurship.org'dan... Sahnedeki isim Steve Ballmer, mevzu Microsoft ve Teknoloji'nin geleceği...



creative usb drives

ThinkGeek ve RevolveClothing'de iki güzel USB bellek. Biri göze, diğeri burna hitap ediyor:

Star Wars Emperor's Royal Guard olanı 55 USD (2 GB), diğeri ise 6 USD (X ile gösterilen bölgeye esansı döküyorsunuz ve ortama güzel kokular yayılmaya başlıyor - sitede ürünün kapasite bilgisi yok :))



30 Mayıs 2009 Cumartesi

araGONEs

Sezon başında dedenin gelişinde bu muhabbeti yapmıştık. Sezon sonunda da aynı şeyi söylüyorsak adam istikrarlıdır denilebilir... (başka şeylerde!!!)

Geçen sene şanlı Fenerbahçe'miz hakkında güzel haberleri kayıt altına alırken bu sene koca bir sıfır çektik...

Sonra dönüp neden acaba diyeceğimiz zaman hatırlamak için;
Papazın Çayırı'nda rastladığım (orjini Antu olan) faideli bir eseri paylaşayım:

Daum - Zico - Aragones


24 Mayıs 2009 Pazar

Risk - blog - life

Odtü'de ekonomi dersinde (felsefe dersi olduğu yolunda da rivayet mevcuttur) hoca sınavda risk nedir? diye sorar... Öğrenci, boş kağıt verir ve kağıdın altına sadece "this is risk" notunu düşer. Rivayet bu ya vatandaş sınavdan tam puan alır...

Fikir Atölyesi'nde hayata (özellikle iş hayatına) dair güzel tespitlerin yer aldığı başarılı bir çalışma var. Tunç Kılınç'ın, içinden risk geçen, gerçek yaşam deneyimini, teknik olarakta iyi işleyen bir blogda anlatması, bu yazımın başlığına bir neden oluşturdu...

Aşağıdaki alıntı sonrasındaki Selim Tuncer günlüğündeki, blogların (blogger-ların) geleceği tartışması ise, blogun gündelik hayattaki yeri, yerli blogosferde neler yaşadığı ve benimde bu günlükteki duruşuma olumlu yönde katkı sağlayacak malzemeler barındırması açısından kayıtlarıma girdi...

Önce Tunç Kılınç'tan alıntı;

"
.....

Bu kurumsal şirketlerin çoğunda olan bir “performans değerlendirme” sistemi var. Bağlı olduğunuz yöneticinin bir form eşliğinde sizinle bire bir yaptığı görüşmeler… Genelde senede bir yapılan, not pazarlığı şeklinde geçen, gelişime açık alanların atlandığı, atlanmasa bile “şu yönlerini geliştir” demenin ötesine geçmeyen konuşmalar bunlar…

.....

Uzun yıllar bu konularda karar veren, şimdi de dışardan bu “karar vericilere” destek olan bir iş yapan bir adam olarak diyorum ki size: bu iş kocaman bir balon! İstisnalar var, ancak genelde balon.

Peki, nasıl karar veriliyor? İşte kolay kolay itiraf edilmeyecek acımasız gerçekler burada başlıyor.

Tespitlerim şunlar:

> Senin düşünce şeklini yakından tanıması gereken (ve doğal olarak seni önerecek kişi olan) ilk yöneticin, seni yeteri kadar tanımayacak. Tanıdığını sanacak ama nafile. Onun öncelikleri hep senin işe kaçta gelip kaçta çıktığın, dış görünümün, raporları ne kadar zamanında verdiğin olacak.

> Yöneticilerin çoğu için “iş hayatı” ve “özel hayat” ayrımı vardır. İki ayrı kişiliği yaşarlar! [Richard Branson gibi, "işi iş, oyunu da oyun olarak görmüyorum; her şey hayatın ta kendisi" diyebilen bir yöneticiniz varsa da aman değerini bilin.]

> Kişiler arası iletişimine aşırı dikkat edecek. Ne demek istediğinden çok, “nasıl” dediğine odaklanacak.

> Seni ne kadar kendine rakip gördüğüne bakacak. Onun koltuğunu riske atıyor musun?

> Departmana, şirkete, müşterilere ve hatta sektöre kazandırmaya çalıştığın katma değer “zaten işinin parçası olarak” algılanacak ve takdir görmeyecek. Sen de bir müddet sonra, sadece senden beklenilen işi yapmanın yettiğini görüp, kendi potansiyelini unutmaya başlayacaksın.

> Eleştirmenin ne kadar tehlikeli olduğunu çok kısa bir süre içinde anlayacak ve hataları kanıksamaya başlayacaksın. Hatta kendi hatalarını bile!

> Üst yöneticilerin aldıkları kararları sadece “uygulaman” gerektiğini öğreneceksin. “Neden” sorusunu sık sorarsan yöneticinin işini zorlaştırıyorsun! Bu onların kendi “iş yeterliliğinin” de sorgulanması sanılacak ki bu da seni “potansiyel bir risk” haline getirecek. Yaratıcılıktan çok senden beklenilenin “denge” olduğunu öğrenmek uzun sürmeyecek.

> Şirkette kimlerle arkadaş olduğuna bakılacak. Sonra da iş dışı arkadaşlarına… Kendi elinle Facebook‘a eklediğin yöneticin, daha sonra sık sık senin profiline, duvarına, resimlerine, üye olduğun gruplara bakacak. Bizim şirketin kurumsal kültürüne uygun hareket ediyor musun dışarıda? [Çoğu şirkette çalışanlara "yasak" olsa da Facebook, yöneticilere değil! Bu da ayrı bir komedi. "Msn Yasak. İnternet Yasak. Bak Sevgili Patronum!" yazısına dilerseniz bir ara göz atın.]

.................

Sen bütün bu tespitleri ve fazlasını zaman içinde deneyimleyerek öğrenmiş ve kurumsal hayatın bir tiyatro sahnesi olduğunu kabullenmişsin (zaten kabullenmezsen ömrün çok kısa). Kısaca oyunu kuralına göre oynuyorsun.

......

Peki, tüm bunlardan ne çıkıyor:

> Kurumsal şirketlerde çalışmayı bir okul gibi görmek gerek. Çok iyi bir “deneyim.” Çünkü burada yazılanlar gibi şeyleri okumakla anlaşılmıyor hemen. Yaşamak gerek.

> İş yapış şekilleri, prosedürler, şirket kültürü, kişiler arası iletişim, sunum yapma, ast-üst ilişkisini yönetme, yöneticiler arası rekabeti gözlemleme, baskı altındaki insanların tutumları, çatışmalar, dış dünya ilişkileri, koltuk, oda sevdası… Anlatmakla bitmez. “Deneyimden” kastım bunlar.

> Ancak çalışma süresini iyi ayarlamak gerek (bende çok uzun sürdü örneğin bu: 16 yıl. Şaka gibi! :) Bir saatten sonra deneyim eğrisi gerçekten aşağı doğru kayıyor ve olay patinaja dönüyor. Kaybedilen ise hayatın kendisi. Farkında olmadan hem de.

> Şirkette hep başka departman veya bölümlere yatay geçiş zorlanmalı. Ne kadar çok farklı iş ve farklı kişilerle çalışılırsa bu deneyim o kadar zenginleşiyor.

> Bu dönemdeki kazanılacak en büyük değer ise oluşturulacak sosyal ilişkiler. İçeride ve dışarıda. Doğru insanlarla kurulan dostluklar, keyif verme dışında ileride olası işbirlikleri için de müthiş bir artı kazandırıyor. Dışa dönük kişiler, hele bir de empati becerileri yüksekse, bir adım önde oluyorlar hep.

> Sizi hayata bağlacak “tutkuyu” aramak için iyi bir dönem bu. Nasıl olsa çoğumuz bu tutkuyu henüz keşfedemeden bir bölümleri okuyor ve bir yerlerde işe başlıyoruz. Tıpkı Paul Potts gibi.

Fikir Atölyesi’nde “Aç Kal Budala Kal” yazısıyla kaleme aldığımız, başarı ve tükenişi uç noktalarda yaşamış olan Steve Jobs’ın şu sözlerini hatırladım tekrar:

“Gerekirse dünyanın sana sunduklarından vazgeç, hatta okula bile gitmeyebilirsin ancak asla maceracı ruhundan taviz verme. Yüreğinin ve sezgilerinin sesini dinle; onlar seni yanıltmaz. Neyi sevdiğini bul. Aşık olacağın, büyük bir tutkuyla inanacağın işin sana zaten istediğin başarıları getirecek.”

.....

Burada ufak bir not eklemeliyim:

İçinde olduğumuz ekonomik krizde bırakın standart performans gösterenleri, gerçekten başarılı bulunanlar bile işten çıkartılıyor. Ve bu dönemde yeni bir iş bulmak gerçekten çok zor. Şu an evde oturan ve iş arayan müthiş insanlar var. O yüzden yapılacak her değişikliğin “zamanlamasını” iyi ayarlamak gerek.

....

En büyük risk, tabii ki risk almamak. Yoksa harcanacak en kötü şey, hayatın ta kendisi olur ki, sanırım alınabilecek bundan daha büyük de bir risk yok.

"
Bu doğru tespitlere, yaptığı işi önemseyen, üretme kaygısı içinde olan ve faydalı olmayı amaç edinenlerin çokta endişelenmemeleri düşüncesi ile yaklaşmaları gerektiği notunu eklemek istiyorum.

Üzerinde çokça konuşulabilecek bu mevzuya, Selim Abi'nin gün gelecek "blogger" kalmayacak öngörüsü ile bir parantez açıp, sonrasında da iki konuyu bir nokta ile nihayete erdirmek hedefi ile devam edelim (iki müstakil konu olarak ele alınacak çapta da olsalar şu an itibarı ile bununla kifayet edile :)) ;

Sadece bloggerların değil, blogların bile 2020'lere yaklaşıldığında yok olacağına dair görüşler, konunun ABD de bu işe ciddi kafa yoranları tarafından, son bir-iki senedir dillendirilmeye başladı zaten.. Kendi uzmanlığım olan teknoloji perspektifinden ve 2004'ten bu yana O'Reilly, McAfee gibi konunun liderlerini de yakından takip etmenin verdiği birikimle, değişimin şimdiden başladığını söyleyebilirim. Bloglar, mikro blog platformlarına yakınsamaya başladılar. Ülkemizde bile Twitter üzerinde pazarlama eksenli faaliyetler yapılır hale gelmeye başladı. Dolayısıyla bu ürünler, gelişen yeni nesil donanım bileşenleri ile (yeni nesil PDA'lar, iPhone türevi akıllı telefonlar ve ötesindeki konsept ürünlerle) birlikte başka, yeni ve kolay kullanılır araç setlerine dönüşerek, kendi jargon ve standartlarını oluşturacaklar.

Benim bu tartışmadan kendime çıkardığım ise farklı birşey... İşin içinde pazarlama kaygısı varsa, ödül varsa, teknoloji amaç olmaktan çok araç olmaya başlar. Bu adreste yorumları kapalı tutmamın -kendimce- nedenlerinden biri de buydu. Burdaki asıl amaç, bu adresin sadece Pıtır bir gün dönüp babamda nelerle uğraşmış, neler yapmış dediğinde bulabileceği izler bırakabilmek.. Bu detayı bir kere daha hatırlamama yardımcı olan Selim Abi ve yazısına yorumlarıyla katkıda bulunanlara teşekkür ederek, noktaya varıyorum.


21 Mayıs 2009 Perşembe

information on the net - a reliability perspective

İnternette yer alan bilgilerin güvenilirliği, ciddi tartışma konularından biridir. Aşağıda, sağlık perspektifinden yaklaşılarak, ABD Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından hazırlanan değerlendirme kriterlerini bulabilirsiniz. Webde bulduğunuz-incelediğiniz bilgileri asgari olarak bu ölçülerle değerlendirmenizde fayda var...
  1. Web sitesi kime (ya da hangi kuruma) ait?
  2. Web sitesinin giderlerini kim karşılıyor?
  3. Web sitesinin amacı ne?
  4. Bu sitede sunulan bilginin referansı/kaynağı neresi?
  5. Bu sitede sunulan bilgi nasıl dokümante edilmiş? (tıbbi bilgiler, örneğin, bol miktarda atıflar ve referanslarla başka akademik kaynaklara link vermelidir)
  6. Sitenin sunduğu bilgileri yayınlama politikası var mı?
  7. Sitede sunulan bilgi ne kadar güncel?
  8. Site başka sitelere nasıl link veriyor?
  9. Site kullanıcılardan nasıl bilgiler topluyor ve bunları ne amaçla kullanıyor?
  10. Site kullanıcılarla etkileşimini nasıl sağlıyor?
Diğerleri için tıklayınız: Evaluating Health Information on the Internet

19 Mayıs 2009 Salı

Safranbolu

Biz Türklerin dünya mirasına katkıda bulunmak adına, güzelce korumayı başardığımız bir eser - mekan var mı diyenlere, gitte gör diyeceğimiz şirin ilçemiz...

Bu şirin mekanı (ve civarını) iki araba, bir tura tabi olmadan, ama onların yaptıkları planları tırtıklayarak gezdik. Aşağıda tırtıkladığımız bilgileri sizlerinde tırtıklaması amacıyla paylaşırken, Safranbolu'lu idarecileri ören yerleri giriş ücretleri üzerinde bir kere daha düşünmeye davet ediyorum :)

Nerede kalırım diye düşünenlere, referans üzerine gittiğimiz ve misafirperverliklerinden son derece memnun kaldığımız Özlem Hanım'ların Çamlıca Konağı tavsiye olunur:

www.safranbolucamlica.com

--------------------

C.tesi: TARİHİ KONAKLAR -ARASTALAR -SAFRANBOLU -İNCEKAYA SU KEMERİ -BULAK MAĞARASI

Bolu Gerede Karabük güzergahını izleyerek İstanbuldan Safranbolu'ya sabah erken saatlerde ulaşıyoruz. Kahvaltı ardından Rehberimizle Safranbolu Turumuza başlıyoruz. Safranbolu ruhunu hissedebileceğimiz sokaklardan geçerek Kaymakamlar evi, Cinci Hanı ve Hamamı, İzzet Mehmet Paşa Camii, Köprülü Mehmet Paşa Camii'ni gezip, avlusundaki Güneş saati hakkında bilgi alıyoruz. Öğle yemeğinde yöresel lezzetleri tadıyoruz. . Daha sonra eski bir Bektaşi köyü olan Yörük Köyüne ulaşıp sırasıyla Sipahi konağını, Hacı kavas ve kaymakçıoğlu evlerini, bir dönemin çamaşırhanesi; şimdilerin sanat galerisini geziyoruz. Sonrasında İncekaya Su Kemeri ve Bulak Mağarasını görmek üzere aracımıza biniyoruz. Sadrazam İzzet Mehmet Paşa tarfından yaptırılan 6 kemerli görkemli bir yapı olan İncekaya köprüsünün üzerinde yürüyüp fotoğraf çektiriyoruz. Sonrasında Bulak Mağarası tüm ihtişamıyla bizi bekliyor. Bekir Amcanın anlatımıyla Mağara bir başka anlam kazanıyor. Bu güzelliklerin ardından konağımıza dönüyor ve dinleniyoruz. Akşam yemeğimiz otelde.

Pazar: KENT TARİHİ MÜZESİ-SAFRANBOLU – AMASRA

Açık Büfe Sabah kahvaltımızı aldıktan sonra , Safranbolu merkeze gidip İlk olarak şehri panoramik olarak görebileceğiz Hükümet Konağı ve Saat kulesinin bulunduğu kale mevkiine çıkıyoruz. Kent Tarihi müzesi tüm fotoğraf ve tanıtımlarla Safranbolu'nun geçmişine ışık tutuyor. Bu Tarihi şehri ve konakları ardımızda bırakıp Bartın üzerinden Amasra’ya doğru yol alıyoruz. 1,5-2 saatlik otobüs yolculuğumuz sonunda Çeşmi-Cihan (Dünyanın Gözü) olarak nitelendirilen limanı ve balığıyla ünlü Karadeniz’in şirin beldesi Amasra’ya geliyoruz.Öğle yemeğimiz(Ekstra) tabiiki muhteşem balık, tablo niteliğinde meşhur Amasra salatası. Yemek sonrası müzeyi, Amasra Kalesini, surlar, oymacılar çarşısını ve limanı geziyoruz. Yemek sonrası alışveriş için serbest zaman verip, 16:00 gibi Amasra’dan istemeye, istemeye ayrılıyoruz ve İstanbul’a doğru yola koyuluyoruz.Yaklaşık 22:00-23:00 gibi İstanbul’a varıyoruz.

P.tesi: KASTAMONU -ILGAZ

Sabah kahvaltımızı aldıktan sonra , Kastamonu'ya hareket ediyoruz. Kastamonu’da Nasrullah Meydanı, Şerife Bacı Anıtı, Liva Paşa Konağı ve Etnoğrafya Müzesi ve Münire Medresesinde El sanatları çarşısında yöreye özgü dibek kahvesi, çekme helvası alışverişi için mola veriyoruz. Öğle yemeğinde Kastamonu'ya özgü yöresel lezzetleri tadıyoruz. Yemek sorası Kastamonu Kalesinden kuşbakışı şehri izliyoruz. Fotoğraf çekebilir, tarihi havayı soluyabilir, kendinizi dinleyebilirsiniz. Sonrasında Ilgaz Dağı Milli Parkına çıkmak üzere yola koyuluyoruz. Ilgaz Dağı ormanları zengin doğal örtüsüyle yürüyüşe uygun panoramalar sunuyor bizlere. İsteyenlerle doğa yürüyüşü yapıyoruz. İstemeyenler Ilgazdaki otellerin restaurantında çay –kahve içebilir. Serbest zaman geçirebilir. Günümüzü tamamladıktan sonra otelimize dönüyoruz. Akşam yemeği otelimizde.

Salı: ABANT GÖLÜ -GÖLCÜK GÖLÜ

Otelimizde alacağımız doyurucu kahvaltı ardından eşyalarımızı aracımıza yerleştirip konaklama yerimizden ayrılıyoruz. Ressamlara konu olacak güzellikte olan Gölcük gölüne varıyoruz. Göl etrafında yorucu olmayan kısa yürüyüşün ardından kır kahvesinde şömine başında çaylarımızı yudumluyoruz. Dileyenler bol bol fotoğraf çekip gölün tadını çıkarabilir. Sonrasında Abant Gölü Milli Parkına geçiyoruz. Kış aylarında güzelliğiyle gelenleri kendine hayran bırakan Abant bahar ve yaz aylarında da etrafındaki Çam ağaçlarının yeşilliğiyle ve Gölün rengiyle bir başka güzel. Burada göl etrafında yapacağımız yürüyüşün ardından Göl çevresindeki nefis manzaralı Restaurantlardan birinde öğle yemeğimizi (ekstra) alıyoruz. Öğle yemeği sonrası vereceğimiz serbest zamanı, Faytona veya ata binerek, yürüyüş yaparak değerlendirebilirsiniz. Abant’a veda etmeden önce son olarak göl kenarındaki köylü pazarında dileyenler alış-verişlerini yapıyor . Sonrasında İstanbul'a dönüş yoluna geçiyoruz. Tahmini 20:00 -21:00 civarı İstanbul'da sizleri almış olduğumuz noktalara bırakıyoruz.

İstanbul- Safranbolu arası yaklaşık 410 km.(6-7 saat) İst.-Gebze-Düzce-Bolu-Karabük-S.bolu:(5-6 saat) Safranbolu’ya karayolu ile üç ayrı yönden ulaşmak mümkündür. Ankara-İstanbul karayolunun Gerede kesiminden ayrılarak 82 km. sonra Karabük’e, Karabük’ten 8 km sonra da Safranbolu’ya varılır. İlçenin kuzey yönünde bulunan Bartın’a uzaklığı 74 km., doğusunda bulunan Kastamonu’ya uzaklığı 105 km.dir.

Yapmadan Dönme

Hıdırlık tepesi ve Kale’den (Eski Hükümet Konağı) fotoğraf çekmeden,
Müze evleri, Yemeniciler Arastası’nı, Demirciler ve Bakırcılar Çarşısını gezmeden,
Tarihi evlerde konaklamadan,
Kent Tarihi Müzesini Gezmeden,
İncekaya su kemeri ve Bulak (Mencilis) Mağarasını görmeden,
Safranlı Zerde Tatlısı Yemeden, Safranbolu bükmesi, baklavası, ve lokumunu yemeden,
Mini Gezi Araçlarıyla Safranbolu’yu gezmeden,
Havuzlu bir konakta kahve içmeden
dönmeyin...

YÖRESEL TATLAR VE YEMEKLER

Sarma, Kuyu Kebabı, Gözleme, Ev Baklavası, Yayım Makarnası, Su Böreği, Lokum

-------------------------------------------

11 Mayıs 2009 Pazartesi

Enterprise 2.0

Kurum içinde Web 2.0 uygulamaları nasıl algılanıyor, ne kadar yaygın kullanılıyor?

aiim.org'un araştırması ile mevcut duruma ilişkin genel bir fikir edinmek mümkün:

AIIM Market IQ
Enterprise 2.0: Agile, Emergent, and Integrated

İçeriğin Korunması